"cehennemde görüşürük!.."
"Toprağa yalınayak basmak her zaman keyif vermiştir bana.
Doğaya bırakılan uygarlık menkıbelerini arayış, tutkuyu yaşamanın süreci olsa gerek."
"FERMAN PADİŞAHIN DAĞLAR BİZİMDİR"
İşte güz geldi. Islak gözlü bulutlar üstümüzden eksik olmadı bir türlü. Yağmuru oldum olası sevmedim (Geçen sene diktiğim kivi ve meyve fidanlarımın gelişim sürecini tamamlaması için yağmur dilemiştim ya!.. Bu küçük bir ayrıntı elbette. İşte insanoğlu bu; kişisel beklentilerini rabbine ihale etmekten geri kalmıyor!)
Betonları, arı kovanı gibi üst üste istiflenen apartmanları hep soğuk bulmuşumdur. Şehirde yaşamanın ödenmesi gereken keyifsiz faturası elbette.
Sezon başında aldığım TDM derede-tepede yoldaş olacaktı bana. Kendime göre biçimleyip sezona hazırladım motoru. Gel gör ki onunla erken vedalaşmak zorunda kaldım.
Bir hafta içinde XT 600 sahibi olan Harun ve Turan'ın ardından bende bu sakin huylu kısrağın kardeşini getirdim.
Turinglerimin kıskanç bakışları arasında çamura, çimene, araziye doludizgin sürebiliyorum yeni kısrağımı.
Ee! Ne demiş kross ve endurolar:
"Asfaltlar turinglerin, dağlar bizimdir!.."
YAYLALAR
Mustafa Küçük'le 16 Ağustos, Cumartesi günü olarak belirlemiştik yayla safarisi takvimini. Yola çıkacağımızı duyan katıldı bize. Yaylacık mevkiinde motorlu konvoyumuz oluşmuştu. Akşama az zaman kaldı. Yoldayız. Bıçak kesmez sis sermiş yorganını.
Yola çıkmadan; Karadağ Serda yaylasındaki tesis sahibi Ferit Lermioğlu'na sac kavurma siparişini vermiştik. Tesislerin yanındaki sakız ağacı koruluğunu mesken tutacaktık.
"Bu kadar kavurmayı nasıl yiyeceniz? Halt mı gonduruysunuz?"
Bu ekip bir Moğol ordusuna denktir, bunu nerden bilsin ki Lermioğlu?
Yoldaki çeşmeden içtiğimiz su karpuz çatlatırdı doğrusu. İçerken dişlerim zangırdadı. Boşuna yakmamışlar yaylaların soğuk sularına onca ağıt, onca türkü.
Sis içinde yorucu ama keyifli bir yolculuktan sonra Serda alabalık tesislerine vardık. Ferit Ağa karşıladı bizi. Mustafa Usta'yı görünce bastı kahkahayı:
"Yau bağa Mustava'nın geleceğuni demedınız. Şimdi siparişiğuz normaldur."
Akşamın karanlığı sise karışırken çadırlarımızı orman içine günün son aydınlığı ile kurduk. Kemençe, davul ve Karadeniz türküleri dolduruyordu tesisleri.
"CEHENNEMDE GÜRUŞURUK!.."
Yaylanın soğuk havası ve yolculuk iştahımızı açmıştı. Sac kavurmamıza aç kurtlar gibi saldırdık. Ardından balık ızgaralarımız geldi. Ferit Ağabey, hoş sohbet, neşeli bir insan. Dut gibi sarhoş. Mustafa Usta'ya takılıyor:
"Yavv usta neden rakı almadun bana?"
"Camgöz öttür şu davulu," diyor Ahmet. Camgöz, Ferit ustanın oğlu. Horon havası çalıyor. Davut, ileniyor:
"Habu gadar motorcuda horon bilen yok mu yau?"
Afiyetle çaylarımızı içtikten sonra, Mustafa Usta hesap istiyor:
"Yeduk, doyduk. Elune sağluk. Nedur bizim hesap, hak, hukuk?"
Ferit ağabey yan kaykılmış masaya, dünya hiç umurunda değil:
"Ondan kolay ne var ustacuğum?.. Cehennemde göruşuruk!"
ORMANDA
Etraftan topladığımız kurumuş odun, çalı çırpı ile kocaman bir ateş yaktık. Çaylarımızı içerken Karadeniz'in muzır fıkraları anlatıldı birer birer. Şaka ve şamatanın bu kadar doğal ve gülmenin bu kadar içten olabileceği anlar enderdir. Zaman zaman yoldan geçen yaylacılar uğruyor hal hatır sormak için. Bir eksiğimizin olup olmadığını sormayı da ihmal etmiyorlar.
Birden sis dağıldı, yıldız bahçesi açtı gökyüzünde. Ay çıktı mağarasından, süzüldü sakız ağaçlarının arasından geldi oturdu yanı başımızda. Kuyruğu kopmuş uçurtmalar gibi asılıyordu yıldızlar, elimizle uzanıp dokunabileceğimiz kadar yakındı bize!..
Gecenin bir yarısında motor sesi yankılandı ormanın derinliklerinde. KLR'siyle gelen Kudret'ti.
Ateş odunla, sözler espriyle besleniyordu. O geceye mahsustu hepsi. Demlenen çaylar içildi, sözler sözlere eklendi.
Çadırlarımıza çekildiğimizde saatler gece yarısını çoktan geçmişti.
Gece soğuktu, tesisten aldığımız battaniyelerle yattığımız halde yine üşümüştük.
Sabah erken kalktım, rengarenk çadırlar ve motorlar ormanın içinde modern dünyanın vitrinini dağa kaldırmıştı. Sis çökmüştü. (Kuşluğa doğru çekilirdi.) Küçük bir gezi yaptım ormanda. Döndüğümde Gara Ahmet, ateşi yakıyordu.
Çileli çadır toplama seremonisiyle, gecenin uyku haline dair sataşmalar da sürüyordu... (İşte hiç sevmediğim vaka) Davut, çadırımı toplamama yardımcı oldu.
Ayçörekleri soğuk yayla suyu ile keyifle imha olunuyordu.
Yeniden yoldayız…
Karadağ yayla yoluyla Hıdırnebi yaylasına geçtik. Ekip Akçaabat'a döndü. Ben günün ve enduronun keyfini çıkartmak için dağları aşırarak yoluma devam ettim... Çamurda ve çimenlerde tepinmek için acayip istek duyuyordum.
HANGİ MOTOR?
Bir çok arkadaş motorlar ve motorları hakkında bilgi edinmek istiyor. Benim çok fazla mekanik bilgim olmadığını her defasında yinelemişimdir. Kullanıp denediklerim için belki konuşabilirim.
Motor seçimimizi hangi amaçla kullanacaksak ona göre yapmalıyız. koşu makineyle kros yapamayacağımız gibi, turing makineyi pistte yarıştıramayız.
Gençliğimizde öyle çok fazla motor seçeneği yoktu. Markalar vardı ve bu markalar çok çeşitli ürün yelpazesine sahip değildi. Elbette motosikletin evrimini ve devrimini Japon sektörü zenginleştirdi. Çok farklı amaçlarda, hacimlerde motorlar üretti. Şimdi bu yarışa İtalyan ve İngiliz yeniden katıldı. Elbette Uzak Asya ülkelerinin çok seri ve ucuz makineleri ayrı bir yazı konusu.
Hangi motor tartışması ve gruplaşması; bu doygunluğun sonucu elbette. Sanırım yirmi yaşlarında olsam, hız tutkumu yatıştırmak için bende (şu anda güzelliklerinin ve makinelerinin ihtişamı haricinde hiçbir ayrıcalığı olmayan) racing bir makine binmek isterdim. Yol koşullarımızı ve ülke coğrafyamızı göz önüne alırsak bu makineler hiç de ideal binit olmamakla beraber, hız tutkusunu yenemeyen meraklıların vazgeçemediği tercihi olmaktadır.
Chopper motor harley davidson'la özdeşleşmiş bir imge. Bir kültürü ve filmlere konu olan zengin bir yaşam öyküsü var. Uzak doğulu çekik gözlü kardeşlerimizin ürettiği chopper makineler Sam Amca efsanesinin pabucunu dama attı. Japon makineler teknolojinin nimetlerinden paydasını en iyi şekilde alırken fiyat ve konfor ayrıcalığını da beraberinde sundu. HD imaj ve efsanesi hassas bir biblo gibi orda bir yerde duruyor.
Altı ay kadar süren chopper serüvenim neticesinde vardığım sonuç: uzun yolculuklarda, yüksek hızlarda fazla yoran bir seçenek. Egzoz saundu, kromunun albenisi ayartıcı elbette. İmaj ayrı bir şeydir, pratiğini paylaşmak ayrı şey.
Enduro-turing amaçla üretilen daha hafif motosikletler hem uzun yolda, hem de kötü yol şartlarında dengeli yolculuk çıkarttığı için, genellikle Asya'ya gelen motorcuların da tercihi olmaktadır.
Enduro-kross makineler yoğun trafikte ve bozuk yol koşullarında tercih edilecek ideal seçenek diye düşünüyorum. Hafif ve lastikler sağlam tutunduğu için keyif veriyor kullanımı.
Uzun yolculukları sevenler için turing motorlar vazgeçilemez favoridir. Yere iyi basan, konforlu, yormayan bir sınıf.
HER MOTORCUNUN BAŞINA GELEBİLİR!..
Kaza bu! Nerden ve nasıl geleceğini kestiremezsin. Üstelik iki teker üstündeki dengesin.
Her uzun yolculuk başlangıcımda içimi garip bir heyecan sarar. Biraz sinirli, biraz tedirginimdir. İlk 50 kmlik yolum bu adını koyamadığım endişeyle geçer.
Bilirim ki bu yol uzun ve zorludur. Günlerce yolda olacağım. Evim; bir buçuk metre karelik çadırım, arkadaşım ve yoldaşım ise; bacaklarımın arasında homurdanan sadakatine ve gücüne inandığım motorumdur.
Yirmi beş güne sığdıracağım en az 5000 km'lik bir rotam vardır.
Böylesi uzun yolculuklarda onlarca ciddi tehlike kıl payı atlatılır. Öyle an gelir ki kanıksamaya başlarsın bu ölüme ramak kala tehlike hallerini.
Derin bir oh çekip, mırıldanırsın:
"Çok şükür bunu da sıyırdık!"
Bu sözü hatırlayamadığım kadar çok yinelemişimdir. Ama her şeye rağmen panik yok, geriye dönmek yok, atlatılan tehlikenin muhasebesini yapmak yok!.. Yani kısaca; usanmak var, terk etmek yok!
Yine de geçmişteki olaylardan kısmen de olsa dersimi almış olarak daima ileride, ısrarla ileride oldu gözlerim…
Yıl 1987. (Motorum 1971 model modifiye, BMW R 90/S'ti. Kısa şase bir makineydi. Şundan yineledim kısa şase olmasını;motor, o zaman şartlarında çok hızlı, fakat yüksek hızlarda; -200 km/h ve üstü,- süratine oranla çok dengesiz bir kasası vardı.)
Rahmetli Babam, her fırsatta motor sürmemi beğenmediğini, hızlı sürdüğümü, çok dikkatli olmamı tembihler dururdu. (ben de oğlum için aynı endişeleri taşıyorum. Demek böyle oluyor bu süreç)
Ona delikanlı ukalalığımla; "yürümekten çok daha rahat motor kullandığımı, bana iki teker üstünde bir şey olmayacağını," söylerdim. Aynı yıl Kaş yolunda yüksek hızda aniden çakıla girip sürükleniyorum. Omuz kemiğim çatlıyor. (Kaş Hastanesinde iki gün yatıyorum.) Dönüş yolculuğunda Çankırı, Çubuk mevkiinde ziftte kayıp düşüyor. Kaskım ve korumalı elbiselerim olduğu halde, beş kaburga ve omuz kemiğimi kırıyorum
Bu gözümü korkuttu mu?
Nerdeeeeee?
Beşinci gün Ankara Numune Hastanesinden kendi ısrarımla taburcu olup; Nevzat Yerlikaya ve Kürt Yaşar'ın kaza mahalli karakolundan alıp, bir teneke benzinle ziftini temizlediği motoruma biniyorum. Sağlam kalan tek kolumun gücüyle şahbazımı okşuyorum, "gene yol göründü aslanım," âsi ama sadıktı. Trabzon'a dönüyorum. (Dönüşüm de zorlu delibozuk bir hikâye. Bozuk yolda derin bir kasise düşüş, gece kaksıma çarpan kuzgun, yüksek hızda kasise düşünce yerinden fırlayan far tası, köy yolunda çamura saplanmam v.s.)
Bunları, çılgınlığımızın tescili için anlatıyorum.
Bu virüsün anti virüsü yine kendisidir vesselâm.
Her iki kazam da yol hatasından kaynaklandı. Fakat kazalarımızın meşruiyet kazandıracak hiçbir bahanesi olamayacağının bilincindeyim.
Elbette hataların büyüğü tedbirsiz binicideydi. Bendenizde.
Her zaman ve sağlıklı günlerde sürelim.
"FERMAN PADİŞAHIN DAĞLAR BİZİMDİR"
İşte güz geldi. Islak gözlü bulutlar üstümüzden eksik olmadı bir türlü. Yağmuru oldum olası sevmedim bir türlü (Geçen sene diktiğim kivi ve meyve fidanlarımın gelişim sürecini tamamlaması için yağmur dilemiştim ya!.. Bu küçük bir ayrıntı elbette. İşte insanoğlu bu: kişisel beklentilerini rabbine ihale etmekten geri kalmıyor!)
Betonları, arı kovanı gibi üst üste istiflenen apartmanları hep soğuk ve yaşanmaz bulmuşumdur. Şehirde yaşamanın ödenmesi gereken keyifsiz faturası elbette.
Sezon başında aldığım TDM derede-tepede yoldaş olacaktı bana. Kendime göre biçimleyip sezona hazırladım motoru. Gel gör ki bırakmadı arkadaşım, onunla vedalaşmak zorunda kaldım.
Bir hafta içinde XT 600 sahibi olan Harun ve Turan'ın ardından bende bu sakin huylu kısrağın kardeşini getirdim.
Turinglerimin kıskanç bakışları arasında çamura, çimene, araziye doludizgin sürebiliyorum yeni kısrağımı.
Ee! Ne demiş kross ve endurolar:
"Asfalt turinglerin, dağlar bizimdir!.."
YAYLALAR
Mustafa Küçük'le 16 Ağustos, Cumartesi günü olarak belirlemiştik yayla safarisi takvimini. Yola çıkacağımız zaman duyan katıldı bize. Yaylacık mevkiinde motorlu konvoyumuz oluşmuştu. Akşama az zaman kaldı. Yoldayız. Bıçak kesmez sis sermiş yorganını.
Yola çıkmadan Karadağ Serda yaylasındaki tesis sahibi Ferit Lermioğlu'na sac kavurma siparişini vermiştik. Tesislerin yanındaki sakız ağacı koruluğuna mesken tutacaktık.
"Bu kadar kavurmayı nasıl yiyecesunuz? Halt mı gonduruysunuz?"
Bu ekip bir Moğol ordusuna denktir, bunu nerden bilsin ki Lermioğlu?
Yoldaki çeşmeden içtiğimiz su karpuz çatlatırdı doğrusu. İçerken dişlerim zangırdadı. Boşuna yakmamışlar yaylaların soğuk sularına onca ağıt, onlarca türkü.
Sis içinde yorucu, ama keyifli bir yolculuktan sonra Serda alabalık tesislerine vardık. Ferit Ağabey karşıladı bizi. Mustafa ustayı görünce bastı kahkahayı:
"Yau bağa Mustava'nın geleceğuni demedunuz. Şimdi siparişiğuz normaldur."
Çadırlarımızı, orman içine akşamın karanlığı sise karışırken kurduk. Tesisleri., Karadeniz türküleri, Kemençe ve davul sesleri dolduruyordu
"CEHENNEMDE GÜRUŞURUK!.."
Yaylanın soğuk havası ve yolculuk iştahımızı açmıştı. Sac kavurmamıza aç kurtlar gibi saldırdık. Ardından balık ızgaralarımız geldi. Ferit Ağabey, hoş sohbet, neşeli bir insan. Dut gibi sarhoş. Mustafa ustaya takılıyor:
"Yaw usta neden rakı almadun bana?"
"Camgöz öttür şu davulu," diyor Ahmet. Camgöz, Ferit ustanın oğlu. Horon havası çalıyor. Davut, ileniyor:
"Habu gadar motorcuda horon bilen yok mu yau?"
Afiyetle çaylarımızı içtikten sonra, Mustafa usta hesap istiyor:
"Yeduk, doyduk. Elune sağluk. Nedur bizim hesap, hak, hukuk?"
Ferit ağabey yan kaykılmış masaya, dünya hiç umurunda değil:
"Ondan kolay ne var ustacuğum?.. Cehennemde göruşuruk!"
ORMANDA
Etraftan topladığımız kurumuş odun, çalı çırpı ile kocaman bir ateş yaktık. Çaylarımızı içerken birer birer Karadeniz'in muzur fıkraları anlatıldı. Şaka ve şamatanın bu kadar doğal ve gülmenin bu kadar içten olabileceği anlar enderdir. Zaman zaman yoldan geçen yaylacılar uğruyor hal hatır sormak için. Bir eksiğimizin olup olmadığını sormayı da ihmal etmiyorlar. Toprağa yalınayak basmak her zaman keyif vermiştir bana. Doğaya bırakılan uygarlık menkıbelerini arayış, tutkuyu yaşamanın süreci olsa gerek.
Birden sis dağıldı, yıldız bahçesi açtı gökyüzünde. Ay çıktı mağarasından, süzüldü sakız ağaçlarının arasından geldi oturdu yanı başımızda. Kuyruğu kopmuş uçurtmalar gibi asılıyordu yıldızlar, elimizle uzanıp dokunabileceğimiz kadar yakındı bize!..
Gecenin bir yarısında motor sesi yankılandı ormanın derinliklerinde. KLR'siyle gelen Kudret'ti.
Ateş odunla, sözler espriyle besleniyordu. O geceye mahsustu hepsi. Demlenen çaylar içindi, sözler sözlere eklendi.
Çadırlarımıza çekildiğimizde saatler gece yarısını çoktan geçmişti.
Gece soğuktu. Tesisten aldığımız battaniyelerle yattığımız halde yine üşümüştük.
Sabah erken kalktım, rengarenk çadırlar ve motorlar ormanın içinde modern dünyanın vitrinini dağa kaldırmıştı. Sis çökmüştü. Oysaki genelde kuşluğa doğru çekilirdi Küçük bir gezi yaptım ormanda. Döndüğümde Gara Ahmet, ateşi yakıyordu.
Çileli çadır toplama seremonisiyle, gecenin uyku haline dair sataşmalar da sürüyordu.. (İşte hiç sevmediğim vaka) Davut, çadırımı toplamama yardımcı oldu.
Ayçörekleri soğuk yayla suyu ile pek de iştahlı gitmişti...
Yeniden yoldayız…
Karadağ yayla yoluyla Hıdırnebi yaylasına geçtik. Ekip Akçaabat'a döndü. Ben günün ve enduronun keyfini çıkartmak için dağları aşırarak yoluma devam ettim... Çamurda ve çimenlerde tepinmek için acayip istek duyuyordum.
HANGİ MOTOR?
Bir çok arkadaş motorlar ve motorları hakkında bilgi edinmek istiyor. Benim çok fazla mekanik bilgim olmadığını her defasında yinelemişimdir. Kullanıp denediklerim için belki konuşabilirim.
Motor seçimimizi hangi amaçla kullanacaksak ona göre yapmalıyız. koşu makineyle kros yapamayacağımız gibi, turing makineyi pistte yarıştıramayız.
Gençliğimizde öyle çok fazla motor seçeneği yoktu. Markalar vardı ve bu markalar çok çeşitli ürün yelpazesine sahip değildi. Elbette motosikletin evrimini ve devrimini Japon sektörü zenginleştirdi. Çok farklı amaçlarda, hacimlerde motorlar üretti. Şimdi bu yarışa İtalyan ve İngiliz yeniden katıldı. Elbette Uzak Asya ülkelerinin çok seri ve ucuz makineleri ayrı bir yazı konusu.
Hangi motor tartışması ve gruplaşması; bu doygunluğun sonucu elbette. Sanırım yirmi yaşlarında olsam, hız tutkumu yatıştırmak için bende (şu anda güzelliklerinin ve makinelerinin ihtişamı haricinde hiçbir ayrıcalığı olmayan) racing bir makine binmek isterdim. Yol koşullarımızı ve ülke coğrafyamızı göz önüne alırsak bu makineler hiçte ideal binit olmamakla beraber, hız tutkusunu yenemeyen meraklıların vazgeçemediği tercihi olmaktadır.
Chopper motor harley davidson'la özdeşleşmiş bir imge. Bir kültürü ve filmlere konu olan zengin bir yaşam öyküsü var. Uzak doğulu çekik gözlü kardeşlerimizin ürettiği chopper makineler Sam Amca efsanesinin pabucunu dama attı. Japon makineler teknolojinin nimetlerinden paydasını en iyi şekilde alırken fiyat ve konfor ayrıcalığını da beraberinde sundu. HD imaj ve efsanesi hassas bir biblo gibi orda bir yerde duruyor.
Altı ay kadar süren chopper serüvenim neticesinde vardığım sonuç: uzun yolculuklarda, yüksek hızlarda fazla yoran bir seçenek. Egzoz saundu, kromunun albenisi ayartıcı elbette. İmaj ayrı bir şeydir, pratiğini paylaşmak ayrı şey.
Enduro-turing amaçla üretilen daha hafif motosikletler hem uzun yolda, hem de kötü yol şartlarında dengeli yolculuk çıkarttığı için, genellikle Asya'ya gelen motorcuların da tercihi olmaktadır.
Enduro-kross makineler yoğun trafikte ve bozuk yol koşullarında tercih edilecek ideal seçenek diye düşünüyorum. Hafif ve lastikler sağlam tutunduğu için keyif veriyor kullanımı.
Uzun yolculukları sevenler için turing motorlar vazgeçilemez favoridir. Yere iyi basan, konforlu, yormayan bir sınıf.
HER MOTORCUNUN BAŞINA GELEBİLİR!..
Kaza bu! Nerden ve nasıl geleceğini kestiremezsin. Üstelik iki teker üstündeki dengesin.
Her uzun yolculuk başlangıcımda içimi garip bir heyecan sarar. Biraz sinirli, biraz tedirginimdir. İlk 50 km'lik yolum bu adını koyamadığım endişeyle geçer.
Bilirim ki bu yol uzun ve zorludur. Günlerce yolda olacağım. Evim, bir buçuk metre karelik çadırım; arkadaşım ve yoldaşım ise, bacaklarımın arasında homurdanan sadakatine ve gücüne inandığım motorumdur.
Yirmi beş güne sığdıracağım en az 5000 km'lik yolum var.
Böylesi uzun yolculuklarda onlarca ciddi tehlike kıl payı atlatılır. Öyle an gelir ki, ölüme ramak kalan tehlike hallerini, kanıksamaya başlarsın
Derin bir oh çekip, mırıldanırsın:
"Çok şükür bunu da sıyırdık!"
Bu sözü hatırlayamadığım kadar çok yinelemişimdir. Ama her şeye rağmen panik yok, geriye dönmek yok, atlatılan tehlikenin muhasebesini yapmak yok!.. Usanmak var, terk etmek yok!
Yine de geçmişteki olaylardan kısmen de olsa dersimi almış olarak daima ileride, ısrarla ileride oldu gözlerim…
Yıl 1987. (Motorum 1971 model modifiye, BMW R 90/S'ti. Kısa şase bir makinaydı. Şundan yineledim kısa şase olmasını. Motor, o zaman şartlarında çok hızlı, fakat yüksek hızlarda; -200 km/h ve üstü,- süratine oranla çok dengesiz bir kasası vardı.)
Rahmetli Babam, her fırsatta motor sürmemi beğenmediğini, hızlı sürdüğümü, çok dikkatli olmamı tembihler dururdu. (ben de oğlum için aynı endişeleri taşıyorum. Demek böyle oluyor bu süreç)
Ona delikanlı ukalalığımla; "yürümekten çok daha rahat motor kullandığımı, bana iki teker üstünde bir şey olmayacağını," söylerdim. Aynı yıl Kaş yolunda yüksek hızda aniden çakıla girip sürüklendim. Omuz kemiğim çatladı.. (Kaş Hastanesinde iki gün yattım.) Dönüş yolculuğunda da kaskım ve korumalı elbiselerim olduğu halde ,Çankırı, Çubuk mevkiinde ziftte kayıp düştüm.. 5 kaburga ve omuz kemiğimi kırıldı.
Bu gözümü korkuttu mu?
Nerdeeeeee?
Beşinci gün Ankara Numune Hastanesinden kendi ısrarımla taburcu olup; (Nevzat Yerlikaya ve Kürt Yaşar'ın kaza mahalli karakolundan alıp, bir teneke benzinle ziftini temizlediği motoruma biniyorum. Sağlam kalan tek kolumun gücüyle şahbazımı okşuyorum, "gene yol göründü aslanım," âsi ama sadıktı. Dönüş yolculuğu zorlu, delibozuk bir hikâye. Bozuk yolda derin bir kasise düşüş, gece kaksıma çarpan kuzgun, yüksek hızda kasise düşünce yerinden fırlayan far tası, köy yolunda çamura saplanmam v.s.)
Bunları, çılgınlığımızın tescili için anlatıyorum.
Bu virüsün anti virüsü yine kendisidir vesselâm.
Her iki kazam da yol hatasından kaynaklandı. Fakat kazalarımızın meşruiyet kazandıracak hiçbir bahanesi olamayacağının bilincindeyim.
Elbette hataların büyüğü tedbirsiz binicideydi. Bendenizde.
Her zaman ve sağlıklı günlerde binmek için..